6-8 Ekim vahşetinin perde arkası anlatıldı - Mardindosthaber
23 Ekim 2017 07:14          Ana Sayfa Ana Sayfa    Fotoğraf Galeri Foto Galeri    Video Galeri Video Galeri    Video Galeri RSS    İletişim    Künye    Sitene Ekle         
 
6-8 Ekim vahşetinin perde arkası anlatıldı
PKK/HDP'lilerin 6-8 Ekim 2014'teki saldırılarında vahşice katledilen Yasin Börü ve arkadaşları, Diyarbakır’da düzenlenen panel ile anlatıldı. Panelde, PKK'nin kanlı tarihine ve devletin 6-8 Ekim saldırılarındaki ihmallerine dikkat çekildi.
-
09 Ekim 2017 Pazartesi Saat 10:26
-
6-8 Ekim Kobani bahaneli saldırılarda ihtiyaç sahibi ailelere kurban eti dağıtırken PKK/HDP'liler tarafından katledilen Yasin Börü ve arkadaşları Diyarbakır'da düzenlenen panelde anlatıldı.

Mustazaflar Cemiyeti Diyarbakır Şubesi tarafından Büyükşehir Kongre Merkezinde düzenlenen panele, yoğun katılımın olduğu gözlendi. Panelin düzenlendiği salonun girişine Yasin Börü, Hüseyin Dakak, Riyat Güneş, Cumali Güneş ve Hasan Gökgöz’ün fotoğraflarının yer aldığı pankart asıldı.

Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başlayan panelin moderatörlüğünü Rehber TV Haber ve Program Sunucu Kenan Çelik Yaptı.

Panelde, ‘Pkk'nin zihin yapısı ve İslam'a olan düşmanlığı’ konusunu Şehitler Kervanı Platformu Başkanı Ömer Çelik, ‘6-8 olaylarına giden süreç ve olayların basında yer alma şekli’ konusunu HÜDA PAR Diyarbakır İl Başkanı Şeyhmus Tanrıkulu, ‘6-8 olaylarında yerel yöneticilerin ihmalleri’ konusunu İnsan Hakları Cemiyeti Genel Başkanı Mehmet Karadağ, ‘Mahkeme sürecinde yapılan yanlışlar ve gelinen aşama" konusunu da maktul yakınlarının avukatı Hasan Bozdaş anlattı.

Panelin açılış konuşmasını Mustazaflar Cemiyeti Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Üzeyir Yuva yaptı.

Saldırıların HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın ABD dönüşü Kobani’deki IŞİD saldırılarını bahane ederek halkı sokağa çıkma çağrısı yapmasıyla başladığını ifade eden Yuva, saldırıların azmettiricilerinin yargılanması gerektiğini belirtti.

Saldırılarda adeta İslam’a savaş açıldığını ifade eden Yuva, "Elbette ki o gün sokaklarda sadece taraftarları olan insanlar yoktu; birçok devletin istihbarat elemanları, bölgeyi karıştırmak isteyen uluslararası işbirlikçileri ve Irak ve Suriye’den getirdikleri Yezidiler vardı. Adeta sokakları talan etmiş, devlet güvenliklerinin de sokakları boşaltıp karakollarına çekilmesi sonucunda bütünüyle sokak inisiyatifi hedef almış ve her tarafa, İslam’ın, Müslümanların kutsiyetlerine saldırmışlardır. Camileri, Kur’an kurslarını, Kur’an-ı Kerimleri, İslami dernek ve vakıfları yakmışlardır. Bu oluşum adeta bir haçlı zihniyeti olmuş ve Kobani bahanesinden ziyade İslam’a savaş açmış duruma gelmiş bir hal almıştı. Bunun neticesinde kapı kapı dolaşıp kurban eti dağıtan Yasin Börü ve arkadaşları bu zalimlerin saldırılarına maruz kalmış ve hunharca şehit edilmişlerdir." dedi.

"Hükümet yetkililerinin Yasin Börü ve arkadaşlarından söz etmeleri bize fazla inandırıcı ve samimi gelmemektedir"

Tarihin daha önce de bu tür katliamlara şahit olduğunu hatırlatan Yuva, "Elbette ki biz bu olaylara yabancı değiliz. Tarih boyunca inananlar, muvahhitler, mustazaflar türlü türlü vahşetlere ve işkencelere katliamlara maruz kalmışlardır. Yaşadığımız bu süreç bize tarihi olayları yeniden yaşatmıştır. Küfrün tarih boyunca ahlakı aynı olmuştur. Bizler hiçbir zaman bu vahşeti unutmayacağız. Pratikte şehitlerimizin bize bıraktığı bu bayrağı ilahi nihayetine taşıyacağız. Onların bize bıraktığı mirası olması gereken yere taşıyacağız. Asıl katiller yani azmettiricilere yönelik henüz bir adım atılmamış. 50’ye yakın insanın ölümüne sebep olan bunlardır. Bu suç değil de nedir? Peki, suç nedir? 50’ye yakın insanın ölümüne sebep olanlar yargılanmayacaklar mı? Yoksa bilmediğimiz bir şeyler mi var? Asıl katiller henüz cezalandırılmamışken, çeşitli platformlarda hükümet yetkililerin Yasin Börü ve arkadaşlarından söz etmeleri bize fazla inandırıcı ve samimi gelmemektedir. Dileriz ki bir gün bu azmettiriciler yargılanması gerçekleşir. Rabbimizden dileğimiz bunların hak ettiği cezayı aldıklarını göstermesidir. Zalimler için yaşlasın cehennem." şeklinde konuştu.

Yuva’nın konuşmasının ardından panele geçildi. Panelde ilk sunumu "PKK'nin zihin yapısı ve İslam'a olan düşmanlığı" konusuyla Şehitler Kervanı Platformu Başkanı Ömer Çelik yaptı.

PKK’nin kuruluşundan beri halka zarar verdiğini ifade eden Çelik, PKK’nin bir zihin alt yapısının olmadığını söyledi.

PKK’nin fikrinin temelinde kan ve gözyaşı olduğuna dikkat çeken Çelik, sözlerine şöyle devam etti:

"PKK’nin ilk yaptığı şeylerden birisi bağımsız Kürdistan için yine aynı düşüncede sosyalist ve komünist olmakla beraber onlar gibi düşünmeyen, onların şemsiyesi altında olmayan siyasi yapıları, legal veya illegal örgütleri ortadan kaldırmak oldu. Öyle bir fikir onlarda gelişmişti ki o hain örgütün liderinin tıpkı Firavun gibi, Nemrut gibi kendisinin ilah edinmesinden, ilah olarak kendisini görmesinden ve kendisinden başka hiçbir şeye tahammülü olmamasından kaynaklanıyordu. Bunların bu pervasız tutumu, kendilerinin başka hiçbir gücü kabul etmeme davranışı o dönem hâkim olan sitemin de işine gelmiş olacak ki bunların önünü açtılar. Yıllarca Kürt gençlerini Marksist, Leninist, bağımsız Kürdistan hayali ile dağlara çıkardılar. Kürt gençlerini katlettiler, öldürdüler ama neticede geldikleri aşama Kemalist sistem onların imdadına yetişti. 90’lı yılların başında Yalçın Küçük, sonra Doğu Perinçek gibi insanların bunlarla buluşması neticesinde tıpkı Kemalistler gibi ulusalcılık söylemleri ile kendilerine yeni bir sayfa açtılar. Sonra bunlarla ilişkileri artık gizlenmeyecek bir şekilde basına yansıyordu. Komünist fikrin, sosyalist fikrin temelinde zulüm kan ve gözyaşı vardır. Çünkü kendisinden başka, kendi fikrinden başka bütün fikirlerin ortadan kalkması gerektiğine inanan bir fikir alt yapısı var komünizmde."

Çelik’in konuşmasının ardından HÜDA PAR Diyarbakır İl Başkanı Şeyhmus Tanrıkulu, "6-8 olaylarına giden süreç ve olayların basında yer alma şekli" konulu bir sunum yaptı.

Olayların gelişmesinde medyanın rolüne dikkat çeken Tanrıkulu, 6-8 Ekim’de de yapılan vahşetin öncesinde medya aracılığıyla zemin hazırlanıldığının altını çizdi.

Mustazaf- Der’in 2011 yılında kapatılmasının ardından siyasi alanda faaliyete girdiklerini söyleyen Tanrıkulu, "2011 yılından sonra bunların rahat bir şekilde bölgede at koşturabilmeleri için bildiğiniz gibi çok basit komik sebeplerle Mustazaf-Der kapatıldı. Yine o yıllarda Yüksekova’da Mustazaf-Der Başkan Yardımcısı Ubeydullah Durna kardeşimiz şehit edildi. O dönemde yüzlerce saldırıya İslami STK’lar olarak maruz kaldık. 2012 yılında Mustazaflar Hareketi’nin ilan edilmesi ve akabinde 2012 yılının 19 Aralık’ında HÜDA PAR’ın kurulmasıyla birlikte siyasi alanda ‘Ben de varım, ben de bu insanların idaresine talibim, toplumsal olarak İslam’ın topluma taalluk eden emirlerini yerine getirmede ben de varım’ demesiyle birlikte bu örgütler tarafından saldırılar artmaya başladı ve medya bir silah olarak kullanılmaya başlandı. Bizi, düşüncemizi kötü göstermek, karalamak için her türlü gayri insani ve ahlaki yol ve yöntemlere başvurdular. Bunların başında da medya kullanıldı." dedi.

"Siyasi alanda ciddi bir rakibin olduğunu görünce medya eliyle bizlere iftira atmaya başladılar."

Tanrıkulu, çözüm süreci zamanında medyanın algı operasyonlarını örneklendirerek medyanın zemin hazırlamada ön ayak olduğunu dile getirdi.

Tanrıkulu, şunları kaydetti: "Evet, PKK’nin ve PKK’yi yöneten, HDP’nin ve HDP’nin üst aklı dediğimiz kesim tarafından öyle bir şekilde topluma empoze edilmeye başlandı ki, bu barbarca cinayet işleyenler birden demokrasi havarisi kesildi. Barış havarisi oldular. Özgürlükçü oldular. Oysaki onlar özgürlük dedikçe, onlar demokrasi dedikçe biz biliyorduk ki daha fazla kan dökülecek, gözyaşı dökülecek ve bunu da birçok zaman birçok yerde dile getirdik. Siyasi alanda ciddi bir rakibin olduğunu görünce dediğimiz gibi medya eliyle bizlere iftira atmaya başladılar. Gün geldi ‘İrancı’ olduk. Gün geldi ‘El Kaideci’ olduk. Başka bir gün ‘Nusracı’ olduk. Başka bir gün ‘İŞİD’çi’ söylediler. Başka bir gün ‘devletçi’ dediler. Yani her dönem kim revaçtaysa, toplum tarafından kabul görülmüyorsa bizi de onlarla birlikte göstermeye çalıştılar. Oysaki bu zalimlerin iftiralarına göre, karalamalarına göre kendimizi konumlandıracak, fikirlerimizden vazgeçecek, medeniyet değerlerimizden vazgeçecek değildik."

6-8 Ekim saldırılarına gelen sürece de değinen Tanrıkulu, PKK’nin 90’lı yıllarda kalma intikamını Müslüman halktan almak için adeta fırsat kolladığını ve IŞİD’i bahane ederek ilk fırsatta intikam almaya giriştiklerini dile getirdi.

"Halkın canını korumakla görevli olan devlet ve hükümet sınıfta kaldı"

Tanrıkulu, "Evet, 12’ye yakın kardeşimiz, hele hele Diyarbakır’da Şehit Yasin ve arkadaşları vahşice, alçakça, mazlumca canice katledildiler ama inanın dökmüş oldukları o kanda bu zalimler boğuldu. Sesleri kesildi. Binlercesi kazmış oldukları o çukura gömüldüler. Diyarbakır’da bu vahşi vandalizme müdahale etmeyen yerel ve mülki amirler, açık bir şekilde medyanın önünde ‘biz bunlara müdahale etseydik şehit verirdik’ dedi. Peki, sonraki süreçte binlerce;onlara göre ‘şehit’ vermediler mi? Birkaç kişiyi feda etmediler; binlercesini kurban ettiler. Her iki taraf için de öyle. Açık bir şekilde halkın malını, canını korumakla görevli olan bu devlet, bu hükümet veya bu mülki amirler sınıfta kaldı. Peki, bunlarla ilgili bir yaptırım uygulandı mı? Hayır." dedi.

Tanrıkulu’nun ardından sunum yapan İnsan Hakları Cemiyeti Genel Başkanı Mehmet Karadağ, ‘6-8 olaylarında yerel yöneticilerin ihmalleri’ni anlattı.

Saldırıların önceden hazırlığının yapıldığını ifade eden Karadağ, yaşanan vahşeti kendiliğinden gelişen, münferit bir olay olarak değerlendirmenin yanlış olduğunu belirtti.

6-8 Ekim olaylarının PKK ve bağlantılı parti, örgüt ve oluşumlar tarafından planlanıp icra edildiğinin açık olduğunu dile getiren Karadağ, "Kürdler ve özellikle de dindar mütedeyyin Kürdler katliama, yakmaya, yıkmaya odaklanmış bu zihniyeti çok iyi tanımakta ve bilmektedir. Yıldönümünde olduğumuz bu olaylarda asıl irdelenmesi ve açıklığa kavuşturulması gereken en önemli hususlardan biri de bu vahşetin ve insanlık suçunun oluşumunda yönetim ve karar alma makamlarının, idari ve yargı mekanizmasının sorumluluğunun ortaya konulmasıdır. Katliam ve vahşetin zirve yaptığı 6-8 Ekim olaylarının sadece bu tarihlere hasredilmesi yanlış bir değerlendirmedir. Günler öncesinden başlayan ve bu tarihlerden sonra da günlerce devam eden, önceden planlanmış, organizeli ve bağlantılı olaylar silsilesi söz konusudur. Benzer tipik olayların birçok yerde uzun süre aynı anda icra edilmesi bunu göstermektedir. Dolayısıyla bu vahşeti kendiliğinden gelişen, münferit bir olay olarak değerlendirmek yanlış olur." diye konuştu.

"Kolluk ve idari makamlar bilinçli bir şekilde pasif davranmış ve olayların büyümesine zemin hazırlamıştır"

"Olaylardan çok önce Genelkurmay İstihbarat Dairesinin MİT ve Emniyete gönderdiği yazıda kapsamlı eylem planlarının ve keşiflerinin yapıldığı, milislere silah dağıtımı yapıldığı ve örgütün alan hâkimiyetini amaçladığı belirtilmiştir" diyen Karadağ, "Çözüm süreci adı altında alan hâkimiyetinin zaten PKK ve bağlantılı unsurlara bırakıldığı da sıradan vatandaşın bile bildiği, müşahede ettiği bir gerçek iken 6-8 Ekim olaylarının tahmin edilemediği veya kontrolden çıkan olaylara bu nedenle müdahaleden aciz kalındığı şeklinde bir bahane ve savunma yersiz olacaktır. Olayları önleme, olaylara etkili müdahalede bulunma noktasında kolluk ve idari makamlar bilinçli bir şekilde pasif ve çekingen davranmış ve olayların artmasına, büyümesine zemin hazırlanmıştır. Bununla ilgili bazı tespit ve değerlendirmeler soruşturma ve dava dosyasına bile yansımıştır." şeklinde konuştu.

"Çözüm süreci hatırına örgüte alan açan, katliamlarına göz yuman bir devlet aklı olamaz"

Olayla ilgili ihmalin sadece kolluk ve idari makamlarca sınırlı olmadığını, adli ve yargı ayağında da aynı lakayt ve sorumsuz tavrın sergilendiğini dile getiren Karadağ, "Hukukla bağdaşması mümkün olmayan bu tavrın temelinde devletin ‘çözüm süreci’ adını verdiği yaklaşım ve konsept yer almaktadır. Bu tutum sadece 6-8 Ekim olaylarında sergilenmemiştir. Hemen sonrasında Cizre’de silahlı örgüt mensuplarınca muhasara altına alınıp yakılmak istenen sivil halka yönelik neredeyse ekranlarda naklen yayınlanan, saatlerce süren katliam girişimine olay yerinin hemen yanı başında olan karakol ve güvenlik birimlerinin seyirci kaldığı hâlâ zihinlerdedir. Benzer şekilde Bingöl Karlıova’da uzun süren muhasaraya rağmen güvenlik güçlerinin müdahale etmediği katliam sonrasında Cengiz Tiryaki şehit edilmiştir. Bu olaylardan önce de daha çok dindar mütedeyyin kesimlere, dernek ve parti binalarına yönelik onlarca saldırı nedense hep faili meçhul olarak kalmıştır. Çözüm süreci hatırına örgüte alan açan, katliamlarına göz yuman, sivil masum vatandaşının güvenliğini hiçe sayan bir devlet aklı olamaz." ifadelerini kullandı.

Panelin son konuşmacısı olan maktul yakınlarının avukatı Hasan Bozdaş, ‘Mahkeme sürecinde yapılan yanlışlar ve gelinen aşama" konulu bir sunum yaptı.

Yasin Börü ve arkadaşlarının katledilmelerine ilişkin açılan dava dosyasındaki eksiklilere değinen Bozdaş, davada azmettiricilerin yargılanmamasının eksik olduğunu belirtti.

6-8 Ekim saldırılarının hukuki mahiyeti insanlığa karşı suç olduğuna vurgu yapan Bozdaş, 6-8 Ekim saldırılarının büsbütün ele alınması gerektiğini söyledi.

Davada PKK zihniyetinin cezalandırılmadığını dile getiren Bozdaş, "Yasin Börü ve arkadaşlarının katledilmesiyle vahşetin zirvesini yaşayan 6-8 Ekim olayları topyekûn değerlendirildiğinde, yakın Türkiye tarihi göz önüne alındığında hukuk literatüründe insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilebilecek çok ender olaylardandı. Fakat ne yazık ki bu fırsat, çözüm sürecine kurban edilmiş ve PKK zihniyeti değil, sadece tetikçiler olaylar doğrultusunda cezalandırılmıştır. Şüphesiz davanın aksak yürümesinin en büyük sonucu da bu olmuştur. Türk Ceza Kanunu’nun 77’inci maddesinde yer alan ve siyasi, dini felsefi saiklerle toplumun bir kesimine karşı işlenen suçları insanlığa karşı suç kapsamında değerlendiren norm uygulanmış olsaydı, bugün yalnızca tetikçiler veya tetikçi olduğu iddia edilen kişiler değil, azmettiriciler ve kanundan doğan yükümlülüklerini yerine getirmeyen kamu görevlileri, hem kolluk hem de mülki personel yargılanacaktı." dedi.

"Vatandaşın can güvenliğinden sorumlu olanlar, vatandaş hayatını kaybettikten sonra da görevlerini yapmamıştır"

Bozdaş sözlerine şöyle devam etti: "PKK mensubu veya sempatizanı kişiler örgütsel talimat doğrultusunda mütedeyyin halka saldırılar düzenlemiştir. Bunun, soruşturmada bu şekilde vasıflandırılmaması bu gerçeği değiştirmez. Bu gerçek üzerinden yürütülmeyen soruşturma neticesinde onlarca ihmal gerçekleşmiştir. Bu ihmallerin ilki, polisin gelen ihbarlara müdahale etmemesidir. Dönemin Diyarbakır Valisinin toplumsal olaylara polisi göndermemeyi bir başarı addettiği konuşması da basın yayın organlarında yer bulmuştur. Bu başarı! neticesinde Diyarbakır’da onlarca sivil teröristlerin saldırılarıyla hayatını kaybetmiş ama karakollardan dışarıya çıkmayan tek bir kolluk mensubunun burnu kanamamıştır. Yasin Börü ve arkadaşlarının katledilmesinden ancak saatler sonra kolluk, olay yerine teşrif edebilmiştir! O dakikaya kadar, cinayet aleti tüm silahlar saklanmış, olayları görüntüleyenlerin telefonlarındaki görüntüler ev ev dolaşılarak sildirilmiştir. Baştan savma otopsiler yapılmış ve kolluk delil toplama zahmetine girmemiştir. Vatandaşın can güvenliğinden sorumlu olanlar, vatandaş hayatını kaybettikten sonra da görevlerini yapmamıştır."

Katliamın soruşturmasının bir itirafçı sanığın ifadesiyle başladığı hatırlatmasında bulunan Bozdaş, "Olaydan tam olarak 2 ay sonra, 3 Aralık 2014 tarihinde başlayan ilk gözaltılar neticesinde sanıklardan biri daha itirafçı kategorisinde yer almıştır. Emniyet içerisindeki odaklar o anda da rahat durmamış ve itirafçı sanıklardan Sedat Çoban’ın adı basına sızdırılmış, tutanaklara geçen kendi ifadesine göre ailesi de diğer sanık ailelerinin baskısı altına girmiştir. Gizli tanık olarak değil, adeta diğer sanıkların rahatça baskısı altına girebileceği bir konumda tutulan Sedat Çoban, mahkemede ifadelerinin tamamını geri çekmiştir. Soruşturmayı yürüten savcılar, ne sanıkların HTS kaydı dediğimiz arama ve mesajlaşma kayıtlarını, ne mobese veya güvenlik kameralarına ilişkin görüntü kayıtlarını, ne ihbar hattındaki seslerin analizini talep etmemişlerdi. Şehitlerin cep telefonlarının IMEI numaralarından kimlerde olduğu tespit edilmiş olmasına rağmen bu kişiler, ölü üzerinden hırsızlık suçlamasıyla yargılanmışlar, kapsamlı bir soruşturmayla karşı karşıya kalmamışlardır. Sonraki süreçlerde bu şahıslara ilişkin davaların dosyamıza dâhil edilmesi taleplerimiz kabul görmemiştir." şeklinde konuştu.

"Selahaddin Demirtaş ve birçok siyasi hakkındaki suç duyurularımız zamanında işleme konulmamıştır"

Davanın 16 duruşma sürdüğünü hatırlatan Bozdaş, "Yasin Börü ve arkadaşlarının katledilmesine ilişkin dava 24 Nisan 2017 tarihinde neticelendi. Karara göre, 3 firari sanığın dosyası ayrıldı. 14 kişi bu katliam dosyasından beraat etti. 6’sı suça sürüklenen çocuk 24 kişi, 4’er kez canavarca hisle adam öldürme, birer kez anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Çocukların cezaları yaşlarına göre düzenlendi. Toplamda 24 kişi cezalandırılmış oldu. Azmettirici konumunda olan siyasi parti yöneticileri, halkın alenen kin ve düşmanlığa, suç işlemeye tahrik, terör örgütü üyeliği ve diğer suçlamalarla yargılanmaya devam etmektedir. Dava dosyalarında müdahillik başvurumuz bulunmaktadır. Selahaddin Demirtaş ve birçok siyasi hakkındaki suç duyurularımız zamanında işleme konulmamış, dava süresince taleplerimiz ciddiye alınmamıştır. Fakat ne gariptir, Demirtaş hakkında açılan davalardan biri, mahkeme Yasin Börü davasında karar verdikten birkaç gün sonra birleştirme talebiyle gelmiştir. Yıllardır talep ettiğimiz husus, dava bittikten sonra başka bir mahkemenin talebiyle ulaşmıştır." ifadelerini kullandı.

"Üç beş tetikçinin alacağı cezanın bir önemi yoktur"

"Kolluk ve idari personel, anayasa, İl İdaresi Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu gibi birçok kanundan doğan sorumluluklarını yerine getirmemiş olmalarına rağmen haklarında idari ve adli bir soruşturmaya mahal görülmemiştir" diyen Bozdaş, sözlerine şöyle son verdi:

"Adalet bundan ötürü tam anlamıyla tesis edilememiştir. Dosyada yalnızca tetikçiler yargılanmış ve cezalandırılmıştır. 6-8 Ekim olayları adi cinayetlere indirgenebilecek olaylar değil, ülkenin büyük bir bölümünde karışıklık çıkarmayı amaçlayan ve onlarca kişinin katledilmesiyle sonuçlanan toplumsal bir olaydır. 6-8 Ekim olayları büsbütün ele alınmadan ve kapsamlı bir yargılamaya konu edilmeden, azmettiriciler ile ihmali olan yetkililer yan yana insanlığa karşı suç işlemekten ötürü yargılanmadan, üç beş tetikçinin alacağı cezanın bir önemi yoktur."

Panel, okunan duanın ardından sona erdi. Panele HÜDA PAR Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Hüseyin Yılmaz, HÜDA PAR İl ve ilçe yönetimi ile sivil toplum kuruluşu temsilcileri, şehit aileleri, şehitlerin sevenleri ve halk katıldı. (M. Hüseyin Temel, Abdurrahman Tetik, Mehmet Çelik – İLKHA)

YORUMLAR - YORUM YAZ      
Bu habere henüz yorum yapılmadı. Bu haberde ilk sözü siz söyleyin!

DİĞER HABERLER
SONDAKİKA HABERLER!
Yazarlar
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
04:50 06:25 12:12 15:15 17:38 19:02
Konuk Yazarlar
Çok Okunanlar

YORUMCU: AYŞEN Özen
YORUMCU: mardini
YORUMCU: Veysi itmş
YORUMCU: Necmi
YORUMCU: BAV€ AMMAR
YORUMCU: AGA
Mardin Hava Durumu :
MARDIN
Foto Galeri    Video Galeri    Güncel    Ekonomi    Spor    Eğitim    Siyaset    Yaşam    Sağlık    Dünya    Kültür-Sanat    Bilim-Teknoloji   

İletişim - Künye - Sitene Ekle - RSS Servisi - Bütün Manşetler

Tüm Hakları Saklıdır © 2012 - İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.